Resim Bulunamadı

FRANSIZ İHTİLALİ

11 Kasım 2011
75 views
  • Sponsor Bağlantılar
    FRANSIZ İHTİLALİ

    FRANSIZ İHTİLALİNİN YAYMIŞ OLDUĞU MİLLİYETÇİLİK DÜŞÜNCESİNİN  TÜRKİYE CUMHURİYETİ?NİN KURULUŞUNA ETKİSİ

     

    FRANSIZ İHTİLALİ

     

    Milletlerin hayatında süreklilik esas olduğuna göre, XXI inci yüzyıldaki hedeflerimizi tespit ederken, dünümüzü iyi tahlil etmek durumundayız. Tarihi, bir takım hadiselerin kronolojik yığını olarak değil, kendisinden ders alınacak bir ibret kitabı olarak okumak ve anlamak durumundayız. Bu bakımdan tarih geleceğin aynasıdır.

    Egemenlik kavramının tarihi arka planına baktığımızda, bölünemeyen ve devredilemeyen üstün emretme yetkisi olarak bu kavramın feodalizmden milli devlete geçişi kolaylaştıran bir unsur olduğunu görürüz. 1791 Fransız Anayasası’nda yer alan “Egemenlik tektir ve millete aittir. Bölünemez, vazgeçilemez ve kaldırılamaz. Hiçbir grup egemenliği kendisine atfedemez ve tek bir kişi egemenliği üstlenemez” hükmü, egemenlik kavramına yeni bir muhteva kazandırmıştır. Böylece temelde halkın kendi başına kullandığı halk egemenliği düşüncesi, teşkilatlı bir devlet yapısında şekillenen,

    milletin kullandığı milli egemenlik düşüncesiyle birleşmiştir. Bir adım daha ileri giderek, halk veya devlet adına egemenliği kimin kullandığını araştıran İngiliz hukukçu John Austin, egemenliğin milletin parlamentosuna verilen bir yetki olduğu sonucuna varmıştır.

    Fransız İhtilali, Avrupa’da milli egemenlik ilkesinin ve demokrasi fikrinin uyanmasında ve yayılmasında çok müessir olmuştur. Daha sonra bu mutlak egemenlik düşüncesi, hukuk devleti, bireysel haklar ve özel alan-kamusal alan ayrımı ışığında yeniden biçimlenerek dönüşmüştür. Milli egemenlik düşüncesine dayalı yeni siyasi örgütlenme biçimi XIX uncu yüzyılın başlarından itibaren, Osmanlı İmparatorluk coğrafyasında, gayrımüslim azınlıkların ayrılıkçı örgütlenmeler içine girmelerine yol açarken, fert hak ve hürriyetleri kavramlarının da ıslahat çalışmaları içine alınmasına yol açmıştır.

    Meşrutiyet dönemini hukuken başlatan 1876 Anayasası, Osmanlı Devletinin siyasi rejiminde esaslı bir değişime yol açarak anayasal monarşi dönemini başlatmıştır. Anayasa yine bir padişah iradesi olmakla birlikte, padişahın yetkilerini sınırlamış, halka sınırlı temsil yetkisi getirmiştir. Hükümlerine uyulması gereken ‘akdi değerde’ bir takım hukuki esaslar, 1876 Anayasası ile hukuk literatürümüze girmiştir.

    1876 Anayasası, sınırlı da olsa halkın yönetimde temsil edilmesi ve parlamentonun kurulması bakımından gerçek bir hukuk reformu olarak mütalaa edilmelidir. Bu açıdan bakıldığında, parlamenter geçmişimizin 127 yıl geriye uzandığı ve çoğu Avrupa Birliği ülkesinden daha eski ve köklü bir demokrasi tarihine sahip olduğumuz söylenebilir.

    1921 Anayasasında yer alan, “Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir” ifadesi ile milli egemenlik, Anayasanın bir hükmü haline getirilerek, hukuki hüviyete kavuşturulmuştur.

    Milli egemenlik prensibi, 20 Kasım 1924 tarihli Anayasamızda da yer almış ve “Büyük Millet Meclisi, milletin yegane ve hakiki temsilcisi olup, millet namına hakk-ı hakimiyeti istimal eder” ifadesiyle, milletin temsilinde Büyük Millet Meclisi’nin önemini ortaya koymuştur.
    İçinde bulunduğumuz bin yılın özellikle son üçyüz yılında tüm dünyayı etkileyen büyük değişim ve dönüşümler gerçekleşmiştir. İnsanlık tarihinde belirleyici etkiler yaratan bu değişim ve dönüşümlerin itici gücü ve odak noktası aydınlanma çağı ve Fransız İhtilalidir. Eşitliğe dayanan vatandaşlık anlayışı, temel hak ve özgürlükleri tadat eden cumhuriyetçi anayasacılık ve laiklik, Fransız İhtilaliyle birlikte evrenselleşmeye başlamıştır. Hiç kuşkusuz, bu gelişme, insanlığın, uzun kolektif süreci neticesinde ortaya çıkmıştır. Her ne kadar, bu sürecin başlangıç noktasında yönetenlerin yönetilenlere hesap vermesi, iktidarın kullanımında keyfiliği ortadan kaldırarak, toplumsal rızanın meşruiyetin ana kaynağı haline gelmesi fikrini ilk kez gündeme getiren Magna Carta bulunuyorsa da, yasalar önünde eşit vatandaşlardan oluşan ulus devleti fikrinin dünyaya yayılması Fransız İhtilalinin ürünüdür. Bu yayılma tek bir çizgi üzerinde gelişmemiştir; etkilediği her ülkenin tarih ve kültürüyle eklemlenerek farklı modeller yaratmıştır. Mirasçısı olduğumuz İmparatorluğun tarih sahnesinden çekilmesi, onun küllerinden Türkiye Cumhuriyetinin doğuşu da ulus devletinin dünyaya yayılmaya başladığı tarihî dönemde gerçekleşmiştir. Aydınlanma Çağının ve Fransız İhtilalinin etkileri 18 inci Yüzyılın sonundan itibaren Osmanlı İmparatorluğunda hissedilmeye başlamıştır. Eğitimde ve hukukta modernleşme arayışlarına girişilmiştir. 19 uncu Yüzyıl boyunca devam eden bu arayışlar, 1876 yılında Birinci Meşrutiyetin ilanı ve ilk anayasanın kabul edilmesiyle bir anayasacılık hareketini başlatmıştır.

    Büyük Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen Kurtuluş Savaşı neticesinde kurulan Cumhuriyet İle birlikte bu hareket niteliksel bir dönüşüme uğramıştır. Büyük Atatürk’ün eseri, bir büyük hukuk devrimi olan Cumhuriyet- Evet, Cumhuriyet odur, bir büyük hukuk devrimidir- 20 nci Yüzyılın en başarılı toplumsal ve siyasal değişim projesidir. 624 sene idare edilen halkı, siz, idare eden haline getireceksiniz; “Çok Yaşa Padişahım”dan, “Şimdi kuvvet sende”ye getireceksiniz. Olay budur işte.

     

    Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşunda etkili olan birçok gelişme 1789 Fransız devriminin ortaya koyduğu milli egemenlik, milli bağımsızlık, milliyetçilik, laiklik ve eşitlik kavramlarının Atatürk?ün akılcı ve inkılapçı anlayışı çerçevesindeki yansımasıdır. Milli egemenlik siyasi otoritelere karşı halkın yönetimde söz sahibi olması ve özgürlükçü anayasal sistemlerin tesis edilmesi, milli bağımsızlık ise artık imparatorluk döneminin bittiği ve milli devletler kurulması yönündeki arayışların sembolü olmuştur.

     

    Cumhuriyet, günümüz cumhuriyet anlayışı çerçevesinde Fransız ihtilalinin gelişmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Osmanlı devletinde Osmanlı düşünürleri Cumhuriyet ile ilgili bir görüşe uzun zaman sahip olmamışlardır. Fransız ihtilali , Osmanlı imparatorluğunda etkilerini geç hissetmiştir. 1839 da ilan olunan Tanzimat fermanında göstermiştir.

     

     

    İradi Milliyetçilik kavramı, 1789 Fransız ihtilali ile başlayan kanunlar karşısında herkesin eşit olduğu bir vatandaşlık ve bu vatandaşlık bağının oluşturduğu mensubiyet bağını ifade eder. Bu milliyetçilik anlayışında, bir ülkeye ve topluma olan bağlılık, vatandaşlık bağıyla ve vatandaşlığını getirdiği hakların eşit dağılımıyla ifade edilmektedir.

    İkinci aşama olarak ele alınan organik milliyetçilik değerlendirmesi ise milleti ortak bir tarih bilinci ve ortak kültür mirası olan bir topluluk olarak görür ve bundan hareketle milliyetçiliğin çerçevesini çizer.

    Türk Milliyetçiliği düşüncesi, bu iki değerlendirmeye yakın düşebilecek evrelerin yanında, bazen de yaşanılan şartlarla sınırlı kalan bir daire içerisinde de kalmıştır.

    Örneğin bazı dönemlerde milliyetçilik düşüncesi sadece devletin bütünlüğünü sağlayacak donelerin aranmasıyla sınırlı kalmıştır. Bazen da Türkçe’ye yönelme biçiminde milliyetçilik düşüncesi ön plana çıkmıştır.

    Diğer taraftan bilimsel milliyetçilik diye ele alabileceğimiz bir milliyetçilik anlayışı da sözkonusu olmuştur. Bu milliyetçilik anlayışı, daha ziyade sosyolojik araştırmalar, üretimler ve diğer toplumlarla kültürel rekabeti hedefleyen bir milliyetçilik anlayışıydı. Daha çok Türkçü olarak anılan Ziya Gökalp, bilimsel veya pozitivist milliyetçiliğin ülkemizdeki en önemli önderi ve teorisyeniydi.

    Aslında ifade edilen iradi milliyetçilik haricindeki yaklaşımlar, özelde Türk Milliyetçiliğinin ana beslenme ve doğuş kaynaklarından olmuştur.

    Özellikle organik milliyetçilik olarak ifade edilen ortak kültür ve ortak tarih bilinci, diğer milletlerle kültürel planda rekabeti esas alan bilimsel milliyetçilik, Türk Milliyetçiliği düşüncesinin ana iskeletini oluşturmaktadır. Bunların haricindeki değerlendirmeler, daha ziyade aktüaliteye ve toplum halinde içerisinde bulunulan şartlara göre şekillenen ve ana kaynak olarak milliyetçiliğin gösterildiği reaksiyon hareketleridir. Bu açılardan değerlendirme yaptığımızda milliyetçilik bazen sömürgeciliğe karşı çıkan anti-emperyalist bir görüş, bazen da yayılmacılığı hedef edinen bizatihi emperyalist bir kaynak olabilmektedir. Ancak bu değerlendirme genel bir ifade olarak algılanmalıdır. Türk Milliyetçiliği düşüncesi hiçbir zaman bir yayılmacılığın veya emperyalist bir duyuşun kaynağı olmamıştır; yayılmacı emeller duymakla suçlandığı dönemlerde dahi yayılma sahasına, aynı kökenden geldiğini düşündüğü ve özgürlüklerinden yoksun insanların kurtarılması düşüncesi; yaygın tanımıyla Turancı bir karakter de hakim olmuştur.

    Türk Milliyetçiliği düşüncesi, evrensel plandaki örneklerinden farklı olarak Türk Toplumunun gurur duyacağı, gelişeceği ve ilerlemesini devam ettireceği her zeminde öncü bir hareket olarak yer almıştır.

    Mesela Namık Kemal, milliyetçiliği vatanseverlik çerçevesinde ön plana almış ve vatan sevgisini milliyetçilik anlayışının merkezine oturtmuştur. Aynı milliyetçilik düşüncesinin mensupları, batılılaşma, çağdaşlaşma, çağdaş eğitim ve laik eğitim ilkeleriyle devletin idari ve siyasi anlayışında batılılaşmayı ihtiyaç olarak değerlendiriyordu.

     

    FRANSIZ  İHTİLALİNİN ETKİLERİ:

     

     

    “Fransa ihtilali bütün dünyaya özgürlük düşüncesini  estirmiştir ve bu düşüncenin şimdide temeli ve kaynağı olmaktadır.
    Fakat insanlık o tarihten beri ilerlemiştir.Türk Demokrasisi Fransa ihtilalinin açtığı yolu izlemiş ama kendine özgü seçkin niteliği ile gelişmiştir “Sözleri ile Atatürk Fransız ihtilalinin Türk inkılabına etkide bulunduğunu açıkla belirtmektedir,

     

    Laik,  milliyetçi, millet egemenliğine dayalı bir devletin kurulmasında  Fransız ihtilalinin etkisi vardır.Ancak bu et-
    ki kendisini taklitçi olarak göstermez . Türk Milletinin kendi benliğine göre bu etkiyi biçimlendirdiğini görmekteyiz.

     

     

    TÜRKÇÜLÜK AKIMI: 19.yüzyıl ortalarında doğan aynı yüzyılın sonlarına doğru gelişen Türkçülük akımı

     

    kesin çizgileri ile Atatürk döneminde belirmiştir.Ancak her işi Türk Milletinin çıkarları açısından değerlendiren
    Türkü yükseltmek,yüceltmek isteyen Atatürk bu akımdan büyük ölçüde yararlanmıştır.

     

     

    ATATÜRK’ÜN SENTEZİ: Akılcı ve bilimci düşünce, Fransa ihtilalinin etkisi , Türkçülük akımı ,Atatürk tarafından birleştirilmiş bunların yoğrulmasıyla ilkeler ortaya çıkmıştır.

     

    İlkelerin Niteliği   :  Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık,  Devletçilik, laiklik, inkılapçılık olarak  belirlediğimiz Atatürk ilkeleri dış yapıları bakımından özgün değillerdir. Yani bunlar ilk defa Atatürk tarafından bulunmuş ilkeler değillerdir.Ancak iç yapıları bakımından Türklerin özelliklerine ulusal şartlara uygun bir hale getirilmişlerdir.Altı ilke Atatürk İnkılap modelinin ?Birlik,otorite,eşitlik ?sağlama : Devleti güçlü,toplumu çağdaş düzeye ulaştırıp mutlu kılma amaçlarına yöneliktir.Atatürk bu konuda şunu söylemektedir ?Yaptığımız  ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi TC. halkını tamamen çağdaş ve modern ve bütün anlam ve görünüşü ile uygar bir toplum durumuna getirmektir.

     

    T.C.’NİN KURULUŞUNDA MİLLİYETÇİLİK

    Ziya Gökalp’in Anadolu Türklüğünün T.C. Devleti aracılığı ile varlığını ve bağımsızlığını sürdürebilme uğraşına girişmesinden sonra Mehmed İzzet’ten Tekin Alp (Mohis Kohen)’e bütün ilk sosyologlar Türklük, Türkçülük ve milliyetçilik konusunda yazmışlar ve yeni cumhuriyet rejimine teorik bir temel sağlama çabasına girişmişlerdir. Artık Osmanlılığı tanımlayan herşey kötüdür. (12) Ve Cumhuriyet’le birlikte bir “Türkleşme” siyâseti başlamıştır. “Vatandaş! Türkçe konuş!” denmiştir. Azınlıklara “Türkçe konuş!” kampanyaları başlamıştır. Meselâ Son Varlık dergisinde musevî vatandaşlar bununla ilgili bazı yazılar yazmışlardır. İsimlerini değiştirmişlerdir, Türkçe konuşmaya çalışmışlardır.

    Burada bir noktaya işaret etmek istiyoruz: Osmanlı Devleti müthiş bir “kayıd” devletiydi. Herşey, kayıd altına alınırdı. Hangi tüccar, nereden ne kadar mal almış, ne kadarını satmış, ne kadar vergi ödemiş v.s… Tabiî bu kayıdlarda “soy kütükleri” de yerlerini almıştır. Yâni isteyen herhangi Osmanlı vatandaşı bu soy kütüklerine bakarak tâ bilmem kaç kuşak atasını öğrenebiliyordu. T.C.’nin kurulmasıyla beraber bütün bu kütükler yok edildi, bir anlamda millet “soysuzlaştırıldı.” Daha sonra da “soyadı kanunu”yla millete soyadı verildi. Tabiî devletin resmî ideolojisinin Türkçülük kaynağından sulanmasından ötürü, vatandaşların devletin sunduğu nimetlerden yararlanmak için “Türk”lü soyadı aldıklarını da biliyorsunuz. Meselâ bugün soyadı “Öztürk” olanların çoğunun etnik kökenine baktığınızda “Türk” unsurundan başka bir unsur ile (Çerkez, Laz, v.s.) karşılaşırsınız. Bu arada M. Kemâl’in ilk soyadının “Öz” olduğunu hatırlatmayı da unutmayalım.

    Soy kütükleriyle ilgili bu anektodu düşmemizin sebebi, Kemâlizmin, bizi tarihimizden koparmaya çalışmasının ilk adımları olması mahiyetindendir. Bu çerçevede Kemâlistler, tarihsizliğimizle(!) «böylece modernleştik, üstelik bize geçmiş kâbusumuzu hatırlatabilecek herşeyi de yok ettik. Kolay değil; şimdi, birinin gelip de “İnsanlar eskiden Türkiye’de şöyle şöyle yaşarlarmış” demesi; çünkü çok az iz bıraktık gerimizde. Dünyanın en uzun tarihlerinden birine sahib topraklar üzerinde tarihsiz bir toplum olarak yaşamak gibi güç bir işi başarmış durumdayız» (13) diyerek de övünmekteler.

    Mevzuumuza dönersek, Cumhuriyet’le birlikte Orta Asya bağımızın hem koparılmaya hem de kurulmaya çalışıldığını görürüz. Osmanlı’nın reddi için Orta Asya Türklüğü yahut Ziya Gökalp’in “Türkçülük” teorisi kullanılıyor. Anadolu’yla bağımızı vurgulamak için de Hititler’e “Etiler” deniliyor, Sümerler gibi medeniyetlerin “Türk” olduğu anlatılıyor. M. Kemâl döneminde de mezarlıklardan çıkarılan 40-50 bin tane kafatası ölçülüyor. Yâni Osmanlı’yı dışlamak için Anadolu’nun zaten Türk yurdu olduğu vurgulanıyor. Nereden, nasıl, kimlerden geldiğimiz yahut Anadolu’nun nasıl Türkleştiği hakkında görüşler ileri sürülüyor. M. Ali Şevki Bey’ler, Tekin Alp (Mohis Kohen)’ler, Z. Gökalp gibiler bu gelişmeyi bir şekilde sistematize etmişler, Orta Asya ile bağlantıları sağlamaya çalışmışlardır. Biz burada bunlara girmeyeceğiz.

    Sponsor Bağlantılar
    Etiketler :
  • Kimdir? Admin:Dilek Özatmaca-Özsoylu

    Dilek Özatmaca-Özsoylu has written 3194 post in this blog.

    41 yaşında İzmir'li 3 çocuk annesi 8 senedir web siteleri yapan,ilk okul mezunu bir hanımım.Bu siteyi açmaktaki amacım insanlara faydalı olabilmektir.Siz sevgili ziyaretçilerimin yorumlarını bekliyor ve sitemi ziyaret ettiğiniz için teşekkür ediyorum.Devamı

    Yorum Yapmak İster misiniz?

    İsim ve mail adresinizi yazın. E-Posta adresiniz gizli kalacaktır.

    Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

El İşleri -Hobiler-Facebook Kapakresimleri-Moda-